Mali’de ortaya çıkan yeni şiddet döngüsü ve Rus askeri varlığının rolü
7 Aralık 2025’te yayımlanan araştırmalar, Rusya’nın Afrika’daki askerî yapılanmasını yeniden şekillendirerek kıtayı genişleme ve baskı politikaları için bir sahaya dönüştürdüğünü gösterdi. Mali’de faaliyet gösteren yeni Rus birliklerinin, yerel orduyla birlikte yürüttükleri operasyonlarda sivillere yönelik ağır ihlaller gerçekleştirdiği ve bu ihlallerin küresel güvenlik yapısını tehdit eden daha kapsamlı bir stratejinin parçası olduğu ifade edildi. Rusya’nın bölgedeki etkisini derinleştirmesi, Sahel’de zaten kırılgan olan güvenlik ortamını daha da istikrarsız hâle getiriyor. Bölgeden kaçan siviller, Rus birliklerinin uyguladığı şiddetin sistematik bir niteliğe büründüğünü ve geniş alanlara yayıldığını aktarıyor. Bu tanıklıklar, uluslararası hukukun ihlali niteliğindeki uygulamaların artık daha görünür hâle geldiğini ortaya koyuyor.
Rus birliklerinin Wagner grubunun yerini alan yeni yapılanma üzerinden geniş alanlarda operasyon yürüttüğü belirtiliyor. Kaçan siviller, operasyonların yalnızca güvenlik hedeflerine odaklanmadığını, aynı zamanda köyleri hedef alan sert ve kontrolsüz şiddet içerdiğini bildiriyor. Bu çerçevede, Rusya’nın Afrika’daki askerî varlığının yalnızca destek faaliyeti değil, bölgesel hâkimiyet kurmaya yönelik daha geniş bir stratejinin parçası olduğu değerlendiriliyor. Bu kapsamda yapılan değerlendirmeler, Mali’de yeni Rus birliklerinin sivillere yönelik ağır ihlallerle ilişkilendirildiğini gösteren bulgular ışığında, Rusya’nın bölgeyi jeopolitik bir baskı alanına dönüştürdüğüne işaret ediyor.
Wagner sonrası oluşan güç boşluğu ve Rusya’nın yeni yapılanması
Wagner grubunun dağılmasının ardından, Rusya’nın “Afrika Kolordusu” adı verilen yeni yapıyı bölgeye hızla konuşlandırması, Moskova’nın kıtadaki varlığını sürdürme kararlılığını gösteriyor. Bu yeni yapılanmanın, personel profili, taktik ve işaretler bakımından Wagner ile dikkate değer benzerliklere sahip olduğu belirtiliyor. Askeri analistler, yeni birliklerin doğrudan Rusya Savunma Bakanlığı’na bağlı olmasının, uluslararası hukuka göre Moskova’nın sorumluluğunu daha açık hâle getirdiğini vurguluyor. Bu durum, bölgede işlenen muhtemel savaş suçlarının doğrudan devlet eliyle gerçekleştiği değerlendirmelerine yol açıyor. Mali hükümeti ise Rus birliklerinin varlığı konusunda kamuoyuna açık bir açıklama yapmaktan kaçınmayı sürdürüyor.
Rusya’nın Mali, Burkina Faso ve Nijer ile kurduğu güvenlik ilişkileri, bölge ülkelerinin Batılı ortaklarla yaşadığı gerilimlerle paralel gelişti. Yerel hükümetlerin Rusya’yı tercih etmesi, hem ekonomik hem de siyasi bağımlılık risklerini artırdı. Bu ilişkiler, bölgesel ordular üzerinde artan bir Rus etkisine ve güvenlik mimarisinin dışarıdan şekillendirilmesine yol açtı. Bu nedenle, Rusya’nın Afrika’daki askeri angajmanı yalnızca terörle mücadele çerçevesinde değil, daha geniş bir nüfuz stratejisinin aracı olarak değerlendiriliyor. Mali halkının Wagner sonrası daha az şiddet beklemesi, yeni birliklerin benzer yöntemler kullanması nedeniyle hızla hayal kırıklığına dönüştü.
Sivillere yönelik ihlaller ve artan insani kriz
Uluslararası kurumlar, Sahel bölgesinde sivillerin hem yerel güçler hem de Rus birlikleri tarafından kötü muameleye maruz kaldığını bildiriyor. Bölgeden kaçan siviller, toplu infazlar, işkenceler, zorla kaybetmeler ve köy baskınlarının giderek yaygınlaştığını aktarıyor. Bu tür uygulamalar, devlet otoritesine duyulan güveni zayıflatırken yeni radikalleşme dalgalarını tetikliyor. İnsan hakları uzmanları, bölgede yaşananların uluslararası hukuk ihlallerinin sistematik bir örüntüsünü oluşturduğunu ve bunun uzun vadede bölgesel düzeni daha da kırılgan hâle getirebileceğini belirtiyor. Şiddetin yoğunlaşması, özellikle kadınlar ve çocuklar üzerinde ağır sonuçlar doğuruyor ve bölgedeki insani durumu kritik seviyeye yaklaştırıyor.
Bu ihlaller, Sahel’de yerleşik terör örgütlerinin faaliyet alanını genişletmesine zemin hazırlıyor. Güvenlik güçlerine duyulan güvensizlik, nüfusun savunmasız kesimlerini radikal grupların baskısına açık hâle getiriyor. Bu durum, bölgedeki güvenlik sorununu yalnızca derinleştirmekle kalmıyor, aynı zamanda komşu ülkelere doğru yeni göç hareketlerini tetikliyor. Mavritanya’ya yönelen yoğun sığınmacı akını, bölgesel kaynakları zorlarken Avrupa’ya ulaşması muhtemel daha geniş göç dalgalarının habercisi olarak değerlendiriliyor. Bu göç hareketleri, Avrupa’nın sosyal sistemleri üzerinde ek yük oluşturma potansiyeline sahip.
Rusya’nın hibrit operasyonlarının kıta genelindeki etkisi
Afrika Kolordusu’nun askerî faaliyetleri, Rusya’nın kıtadaki nüfuz stratejisinin yalnızca bir boyutunu oluşturuyor. Moskova’nın bölgede desteklediği rejimler, yumuşak güç ve bilgi operasyonlarıyla pekiştiriliyor. Propaganda kampanyaları, yerel halkın algısını şekillendirmek için yoğun biçimde kullanılırken, Batı karşıtı söylemler bölgesel siyaset üzerinde etkili oluyor. Bu hibrit strateji, hem siyasi elitleri hem de kamuoyunu etkileyerek Rusya’nın pozisyonunu güçlendirmeyi amaçlıyor. Rusya’nın bu yöntemleri, yalnızca Afrika ile sınırlı kalmıyor; benzer dezenformasyon faaliyetleri Avrupa ve ABD’ye yönelik operasyonlarda da gözlemleniyor.
Bu stratejik yaklaşım, Afrika’daki zayıf devlet yapılarını Rusya açısından uygun müdahale alanlarına dönüştürüyor. Desteklenen otoriter rejimler, Rus birliklerinin varlığına meşruiyet sağlayarak Moskova’nın bölgedeki hareket alanını genişletiyor. Böylece Afrika, Rusya için sadece savaş deneyimi kazanılan bir saha değil, aynı zamanda Batı’nın dikkatini dağıtmak ve küresel etki alanını genişletmek için kullanılan bir platform hâline geliyor. Analistlere göre bu süreç, uluslararası istikrarı tehdit eden çok katmanlı bir güvenlik sorununa dönüşüyor.
Küresel güvenlik açısından artan riskler ve Batı’ya yönelik uyarılar
Rusya’nın Afrika’daki faaliyetleri, Sahel gibi kırılgan bölgelerde istikrarsızlığı artırarak terör örgütleri için elverişli ortam yaratıyor. Bu durum, kıtanın ötesine taşabilecek güvenlik tehditlerine yol açabilir. Uluslararası uzmanlar, Rusya’nın askeri ve siyasi varlığının bölgedeki güç dengelerini bozduğunu ve uzun vadede daha geniş bir güvenlik krizine zemin hazırladığını belirtiyor. Afrika’da artan kaos, hem Avrupa’nın göç yönetimi politikalarını hem de küresel terörle mücadele çabalarını zora sokacak yeni riskler yaratıyor. Bu nedenle Batılı ülkelerin bölgeyi yalnızca insani bir kriz alanı olarak değil, Rusya’nın yayılmacı stratejisinin kritik cephesi olarak değerlendirmesi gerektiği ifade ediliyor.
Bölgedeki güvenlik boşluğunun derinleşmesi, demokratik kurumların zayıflaması ve yabancı askeri aktörlerin güç kazanması, uluslararası toplumun müdahale kapasitesini sınırlıyor. Bu nedenle uzmanlar, Batı’nın yerel yönetimlere kurumsal destek sağlaması, sivil toplumu güçlendirmesi ve Rusya’nın hibrit operasyonlarına karşı daha koordineli bir tutum geliştirmesi gerektiğini vurguluyor. Aksi hâlde Afrika’daki istikrarsızlık yalnızca bölgeyi değil, Avrupa ve ötesini de etkileyecek yeni bir güvenlik krizine dönüşebilir. Bu çerçevede, Afrika’nın jeopolitik rekabetin merkezlerinden biri hâline geldiği ve Rusya’nın bölgedeki faaliyetlerinin Batı için stratejik bir meydan okuma oluşturduğu değerlendiriliyor.