2 Ocak 2026’da Rusya, Birleşmiş Milletler platformunda İran’a yönelik sert bir diplomatik destek sergiledi. Moskova’nın tutumu, Beyaz Saray’ın Tahran’a karşı nükleer silah geliştirme gerekçesiyle yaptırımları yeniden devreye sokma yönündeki adımlarına doğrudan bir yanıt niteliği taşıdı. Rusya, ABD’nin bu girişimlerini “gerilimi tırmandırıcı” olarak nitelendirirken, BM’de İran’a yönelik yaptırımların yeniden tesis edilmesine karşı çıkacağını ilan etti. Bu yaklaşım, Güvenlik Konseyi’nde uzun süredir var olan kırılgan dengeyi daha da zorluyor.
ABD Başkanı’nın İran yönetimini, ülkede süren protestoların güç kullanılarak bastırılmaması yönünde uyarması da Moskova’nın söyleminde merkezi bir yer tuttu. Rusya, bu açıklamaları iç işlerine müdahale olarak değerlendirerek Tahran’a siyasi manevra alanı açtı.
Yaptırımlar konusunda iki paralel gerçeklik riski
Rusya, İran’a karşı olası bir BM yaptırım mekanizmasının yeniden işletilmesini tanımayacağını ve uygulamayacağını açıkça dile getiriyor. Bu tutum, uluslararası sistemde yaptırımların meşruiyeti konusunda fiilen iki ayrı yaklaşımın oluşmasına yol açıyor. Uzmanlara göre bu durum, BM Güvenlik Konseyi’nde konsensüsün aşınmasına ve küresel güvenlik mimarisinin temel dayanaklarının zayıflamasına neden olabilir.
Washington açısından bakıldığında, yaptırımların etkinliği büyük ölçüde uluslararası desteğe bağlı. Konsey içindeki derinleşen ayrışma, ABD’nin yalnızca İran dosyasında değil, diğer dış politika başlıklarında da diplomatik ağırlığını kaybetme riskini artırıyor.
Moskova-Tahran hattında güçlenen stratejik yakınlaşma
Moskova’nın sert ve tutarlı desteği, İran yönetimine uluslararası baskı karşısında daha fazla özgüven sağlıyor. ABD’den gelen tehditler, hem Tahran hem de Moskova tarafından “egemenliği savunma” söylemiyle çerçevelenerek nükleer programın geliştirilmesi yönündeki pozisyonu güçlendiren bir argümana dönüştürülüyor. Bu durum, diplomatik mücadelenin BM düzeyinde daha keskin bir çatışma alanına evrilmesine yol açıyor.
Rusya, İran üzerinden yalnızca Orta Doğu’da değil, ABD’ye karşı duran diğer aktörler nezdinde de nüfuz alanı oluşturmayı hedefliyor. Bu çizgi, Çin ve Batı yaptırımlarına mesafeli duran ülkeler için alternatif işbirliği modellerini daha cazip hale getiriyor.
Orta Doğu’da artan riskler ve küresel yansımalar
İran’ın teokratik yönetim yapısı, bölgedeki silahlı gruplarla olan ilişkileri ve İsrail’in var olma hakkını reddeden söylemleri, zaten kırılgan olan Orta Doğu dengesini uzun süredir baskı altında tutuyor. Buna, yıllardır süren ekonomik ve siyasi krizler ile düzenli aralıklarla patlak veren kitlesel protestolar eklendiğinde, ülke içi sorunların hızla uluslararası bir krize dönüşme potansiyeli artıyor.
Rusya ve İran’ın ABD ile karşı karşıya gelmesi, yalnızca bölgesel gerilimleri değil, küresel güvenliği, ekonomik istikrarı ve nükleer silahların yayılmasının önlenmesine yönelik çabaları da doğrudan etkiliyor. Diplomatik kanalların daraldığı bu ortam, askeri çatışma risklerini besleyen yapısal bir belirsizlik yaratıyor.