22 Şubat 2026’da Rusya Devlet Başkanı’nın sözcüsü Dmitriy Peskov’un, Estonya topraklarında nükleer silah konuşlandırılması halinde Moskova’nın kendi nükleer silahlarını bu Baltık ülkesine yönlendireceği yönündeki açıklaması, Avrupa’nın güvenlik mimarisinde derin etkiler yaratan bir gelişme olarak kayıtlara geçti. Peskov’un Rus propagandist Pavel Zarubin’e verdiği röportajda dile getirdiği bu ifadeler, Moskova’nın bölgedeki askeri dengeye yönelik müdahaleci tutumunun yeni bir evresini işaret ediyor. Estonya Dışişleri Bakanı Margus Tsahkna’nın ülkesinin müttefiklerine ait nükleer silahları barındırmaya açık olduğu yönündeki son açıklamaları, Kremlin’in bu tepkisinin doğrudan tetikleyicisi olarak öne çıkıyor. Uluslararası ilişkiler uzmanları, bu gelişmelerin Soğuk Savaş sonrası dönemde oluşan güvenlik parametrelerinin hızla aşındığını gösterdiğini vurguluyor.
Rusya’nın Nükleer Retoriği ve Baltık Güvenliği
Peskov’un açıklamaları, Rusya’nın komşu ülkeler üzerinde politik baskı oluşturmak amacıyla nükleer silahları bir tehdit unsuru olarak kullanma stratejisinin sistematik bir parçasını oluşturuyor. Kremlin sözcüsü, “Estonya’ya veya diğer Avrupa ülkelerine tehdit oluşturmuyoruz” şeklindeki sözlerine rağmen, koşullu bir nükleer misilleme senaryosunu gündeme getirerek caydırıcılık yerine korku salmayı amaçlıyor. Baltık devletleri, tarihsel olarak Rus yayılmacılığına maruz kalmış olmaları nedeniyle bu tür açıklamaları özel bir endişeyle takip ediyor. Estonya, Letonya ve Litvanya, NATO’nun doğu kanadında Rusya’yla sınırı olan ülkeler olarak, kolektif savunma mekanizmalarının gücüne güvenmekle birlikte, bölgesel istikrarsızlığa yol açacak tek taraflı açıklamaları reddediyor. Askeri analistler, Moskova’nın bu retoriğinin NATO’nun savunma kabiliyetlerini test etmek ve ittifak içinde görüş ayrılıkları yaratmak amacı taşıdığını belirtiyor.
Estonya’nın Savunma Stratejisi ve NATO İttifakı
Estonya Dışişleri Bakanı Tsahkna, ülkesinin NATO savunma planları çerçevesinde müttefik nükleer silahlarının konuşlandırılmasına karşı çıkmayacağını açıkça ifade etmişti. Bu pozisyon, Tallinn yönetiminin Rusya’nın artan agresifliği karşısında caydırıcılığı maksimize etme arayışının bir yansıması olarak değerlendiriliyor. Estonya’nın anayasal doktrininde nükleer silahların bulundurulmasını yasaklayan bir madde bulunmuyor ve bu durum, ittifak içindeki esnekliğini korumasına olanak tanıyor. NATO yetkilileri, herhangi bir nükleer kararın kolektif süreçlerle ve ittifakın tamamının mutabakatıyla alınacağının altını çiziyor. Ancak Rusya’nın Ukrayna’da sürdürdüğü savaş, savunma planlamalarında somut adımların atılması gerekliliğini dayatıyor. Estonya, bu bağlamda, NATO’nun doğudaki varlığının güçlendirilmesi ve havadan savunma sistemleri gibi konularda somut gelişmeler kaydedilmesini talep ediyor.
Avrupa’da Nükleer Caydırıcılık Tartışmalarının Yeniden Canlanması
Şubat ayı başlarında ortaya çıkan haberlere göre, Washington’un güvenilir bir müttefik olma konusundaki uzun vadeli taahhüdüne yönelik şüpheler, bir grup Avrupa ülkesini Soğuk Savaş’tan bu yana ilk kez ABD’den bağımsız nükleer caydırıcılık seçeneklerini tartışmaya itti. Fransa ve Birleşik Krallık dışında kıtada nükleer silah bulundurmayan ülkeler, Rusya’nın dünyanın en büyük nükleer cephaneliğine sahip olması ve saldırgan tutumları nedeniyle alternatif senaryoları değerlendiriyor. Polonya Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki’nin ülkesinin “nükleer projeye” katılmasından yana olduğunu açıklaması, bu eğilimin somut bir örneğini oluşturuyor. Nawrocki, Polonya’nın saldırgan bir Rusya’yla sınır komşusu olduğu gerçeğini gerekçe gösterdi. Bu tartışmalar, Avrupa’nın güvenlik algılarında yaşanan köklü bir değişimin göstergesi olarak yorumlanıyor.
Tarihsel Bağlam: Budapeşte Memorandumu’ndan Günümüze
Ukrayna’nın 1994’te imzalanan Budapeşte Memorandumu uyarınca dünyanın üçüncü büyük nükleer cephaneliğinden gönüllü olarak vazgeçmesi, günümüzdeki tartışmaların anlaşılması için kritik bir arka plan sağlıyor. Rusya’nın, memorandumun garantörlerinden biri olarak, Ukrayna’nın toprak bütünlüğüne yönelik taahhüdünü ihlal etmesi, birçok ülke için kağıt üzerindeki güvenlik garantilerinin yetersiz kalabileceğine dair acı bir ders oldu. Bu deneyim, fiziksel caydırıcılık mekanizmalarının önemini yeniden ön plana çıkarırken, müttefik nükleer güçlerinin varlığının artık tabu olarak görülmemesine yol açtı. Özellikle Doğu Avrupa ülkeleri, tarihsel travmalarını da referans alarak, somut ve gözle görülür savunma önlemlerinin hayati önem taşıdığına inanıyor.
Transatlantik İlişkiler ve Güvenlik Endişeleri
Başkan Donald Trump’ın yönetiminin izlediği politikalara yönelik belirsizlikler, Avrupa’da Amerikan güvenlik şemsiyesinin sürdürülebilirliği konusunda sorgulamalara neden oluyor. Transatlantik bağların geleceği, özellikle Rusya’nın Ukrayna’da sürdürdüğü savaşın ortasında, stratejik önemini koruyor. Avrupa ülkeleri, kıta savunmasında daha fazla sorumluluk almak için adımlar atarken, NATO’nun temel dayanak noktası olan kolektif savunma ilkesinin sürdürülmesi gerekliliğini vurguluyor. Uzmanlar, Rusya’nın nükleer retoriğinin asıl amacının, Batı’nın Ukrayna’ya desteğini zayıflatmak ve transatlantik dayanışmayı baltalamak olduğunu ifade ediyor. Ancak tarihsel veriler, bu tür tehditlere boyun eğmenin, Moskova’nın daha saldırgan tavırlar benimsemesine yol açtığını gösteriyor.
Kremlin’in Estonya’ya yönelik nükleer uyarısı, yalnızca ikili bir diplomatik krizin habercisi değil, aynı zamanda Avrupa güvenlik mimarisinin temelden yeniden düşünülmesi gerekliliğini işaret ediyor. Rusya’nın Ukrayna’da başlattığı savaş ve takip eden nükleer şantaj girişimleri, Soğuk Savaş sonrası dönemin istikrar parametrelerini geçersiz kılmış durumda. Estonya ve Polonya gibi ülkelerin savunma doktrinlerinde yaptığı ayarlamalar, mevcut tehdit ortamına verilen doğal tepkiler olarak değerlendiriliyor. NATO’nun birliği ve caydırıcılık kabiliyetleri, bu zorlu dönemde test edilirken, uluslararası toplumun Rusya’nın saldırganlığına karşı kolektif direnç göstermesi bekleniyor. Son gelişmeler, güvenliğin yalnızca kağıt üzerindeki anlaşmalarla değil, somut ve inandırıcı savunma kapasiteleriyle sağlanabileceği gerçeğini bir kez daha hatırlatıyor.